1-2-3-4 ileri gider gider sayılar. İster ileri say ister geri say zaman tik tak ileri gitmeye devam eder. Sen sonsuz sayılarına devam ederken, dilinin hiç daha önce sarf etmediği rakamları sayarken bir bakarsın günler, haftalar, aylar geçmiş. Peki elinde ne var saydığın sayılardan başka? Bir hiç.

Bir koca şişe suyu kana kana içerisin, güneşin tam tepede olduğu, sıcaktan kavrulduğun, içinin kuruduğu anda ya da çok konuşmaktan ağzım dilim kurudu dersin kana kana koca bir bardak suyu içersin. Daha çok su, daha çok yudum, içtikçe doyarsın, doydukça susuzluk hissin geçer, doyduğunda yavaş yavaş suyun yağsı tadını almaya başlarsın, yutkunamazsın, fazla gelir her damlası, miden bulanır. Zorlasan kendini içsen de zevk alamasın artık, bitmiştir tüm isteğin. Elini kolunu bağlasalar, ağzına bir huni koyup suya devam etseler, Çin işkencesine döner tüm ortam. Loş odada ellerin bağlıdır. Çırpınırsın, ses çıkartamazsın, hareket etsen, edemezsin. Sular geldikçe gözlerinden yaşlar gelir zorlanmadan, korkarsın, korktuğundan yutkunursun, miden çatlarcasına ağrımaya başlar, sonunda öleceğim, başka kaçış yok diye salıverirsin kendini, sular geldikçe. O susuzluk tadını veren ferahlık hissi, mutluluk hissi, iyi ki su var ve ben bunu içebiliyorum diye şükrettiğin her şeye lanet okursun öleceksin diye. Fazla, fazla daha fazla, gözlerin kararır, miden patlar, öksürmeye başlarken nefes boruna girip çıkamayan su seni öldürür, boğarak, hiç acımadan.
Hiç bir şey yapmasan da ihtiyaçların için yaşarsın. İhtiyaçların ne olursa olsun su içmek, para kazanmak, yemek yemek, tatil yapmak, yürümek, konuşmak, ağlamak, nefret etmek bile bir ihtiyaçtır ama hepsinin bir sınırı vardır. Sınır suyun kaynama noktasındaki kendini salıverip buharlaşmasıdır, su kalmayınca altındaki ateşten kulbunu dahi eriten cezveye dönersin. Her şey yok olur, kötü olur, bozulur doyumdan sonra.
Hiç bir şeye çok doymamak lazım, her şeyin tadının damağımızda kalması lazım, bu benim düşüncem kim ne derse desin. Zorlamamak, boğulmamak lazım. Zorlanınca, zorla oldurunca hiç bir şey istediğimiz gibi olmaz. Benim istediğim gibi olmaz.
Durabilmek, dur diyebilmek lazım o ilerleyen zamana. O inatla devam edecektir, dünya dönmeye, yaşamlar sürülmeye devam edecektir. Senin yapabileceğin tek şey var zamana karşı. O da onunla iyi geçinip ona yön vermek. Dikine gitme zaman demelisin, bir de bu taraftan gidelim demelisin elini tutup. Bak çok zorlandık, çok yorulduk, gel tut elimden benimle ol, yaşım geçiyor, öleceğiz biz, sen ölmeyeceksin demeliyiz. Bu hayat benimse sana yön verebilmeyi diliyorum de zamana. O, o kadar yüce ki senin uysallığını dinleyecek ve sana her şeyin uygun zamanını gösterecektir.
O huniyi alıp, insanlar deli bile deseler başına takıp gezeceksin. Zamanla eğleneceksin, güleceksin yoksa seni zorla öldürür.
Ojeler var tırnaklarımda her renk, ne istersem o renk, istersem bir hiç renk. Parmaklarımda yüzüklerim var ama yüzük parmağıma küsler, olmamaları gereken yerdeler. İşaretlerimin birinde EVET birinde yılan var, kıvırmış, bedenini dolamış işaretime karşılık hayır der gibi, baş parmağımda HAYIR var, hayırın hayır olabileceğini, hayırda bir hayır olabileceğini unutmayayım diye var.
Üstümde muskalar, dilimde dualar var, sen mi olacaksın, başkası mı olacak diye değil içim huzursuzluğundan arınsın diye varlar. Bu huzur denilen şey çok acımasız, ellerimden kayan, nereden geldiğimi şaşırtan bir balık gibi, kuş gibi bir şey var ama yok. Varlığını olmasını istediğim sen gibi ama yok da gibi.
Ben bir Rio Karnavalındaydım, bir Domates Festivalindeydim, bir Luna Parktaydım, ışıl ışıl, bir konfetilerin havada uçuştuğu, ejderhaların etrafta dolandığı, kırmızı yelpazelerin güzel çekik gözlü kızların dans ahengiyle süslenmiş bir festivaldeydim, çoşkuyla el çırpan, yağmur yağsa canım sıkılmaz, el çırparak devam ederdim eğlenceye, rüzgar çıksa eteklerimi dönürürdüm çoşkuyla, kahkahalarımla ama... ama ta ki ben tek kurşununla vurulana dek, her şey benim için donana dek, her şey bana dönene dek...
Bugün bir amcayla konuştum dedi ki sen tipine göre başkalarına akıl verecek yaşı çok geçmişsin. Sen artık bitmişsin, sen artık yardım edebilirsin, tavsiye verebilirsin. Baktım şöyle, anlam veremedim sonra baktım kendime parmaklarımdaki yüzüklerime, tırnaklarıma, dik oturuşuma, pür dikkat kelimeleri anlamak için açtığım kulaklarıma ve dedim ki kendime demek ki insan yaşayabildiğinin doruk noktasındayken böyle oluyor, kendini kırılmalara karşı kalkanlıyor, acılarını hatırlamak için materyalist şeyler kullanıyor bazende doğa üstü güçlere baş vuruyor. Ben her şeyi denemişim, huzurumu bulmak için. Elimden kaçan balığın o avucuma batan dikeniyle idare ediyorum beni götürebildiği yere kadar.

Kalp ve beyin ayrı yumurta ikizleri biliyor musun. Aslında melek sağda, şeytan da solda değil. Melek kalpte, şeytan beyinde. Kalbin hep yumuşak, hep olumlu, hep güler çocuklar gibi, elmalı şekerler yer, kıpkırmızı rengi, zıplar, trambolindeki çocuklar gibi. Öyle bir baktırır ki kalp gülesin gelir içinden.Beyin rengi kadar soğuk, kıvrımları kadar çok ihtimal düşünür o küçük çocuk korunsun, kırılmasın diye, ciddidir, kısık gözlü, sinsi bir şeytandır. İkizini canı pahasına koruyan, bağlılık gösterendir. Bazen kalbin çırpınışlarına akıl sır erdirmez ve canına bile tak eder, bitkisel hayata geçer, kalp şımararak atar ama çığlıklar atarak ağlar, çok yalnızım diye, mutsuzum, korunmasızım diye. O kalbe atılan tek kurşun yeter her ikisininde ölmesine, sonsuza dek beraber yaşamalarına ve aradıkları huzuru bulmalarına. Oysa ki o tek kurşunu atan aşksa eğer azap daha yeni başlar belki kim bilir?
Damarlarımda kanlar dolanır, görsem midem bulanır ama beni onlar yaşatır. Devinimi vardır, bir ırmak, bir deniz olurlar, birikirler bazen, bazen pompalanır hızlanırlar, dökülür, akarlar, çağlarlar içimde sessiz sedasız. Tenim korumasında sağlıklıdır. Her şey birbirine benzer doğada yapraktaki damarlar bendekilere, tüm kıvrımlar hatta depremlerin çatlakları, volkanların patlaması, samanyolunun bile birleşik çıkış noktası belli olmayan ama birbirine bağımlı bir harmonisi vardır.
Yürünen yollar, bakılan, görülen nesneler, tadılan yiyecekler, koklanan karşımlar hepsi hissedilir. Beş duyu denir ya hiç biri olmazsa hissedersin, için titrer belki bir kokuda, belki bir tatta, belki bir nesnede ne olacağı belli değildir, birinin sesi benzetilir, birinin bakışı, birinin gülüşü. Yıldızlar akar içinde o koca beden atmosferinde. Yalnızlığını giderir birden, umutlandırır, güldürür. Ben seni her düşündüğümde gülüyorum ama öyle değil, hani bir pamuklu şeker alırsın ya bir luna parkta, onun pembesi kadar yumuşak, görsen beni seninde için gider gülüşüme. Oradan yanaklarıma kanlar pompalanır, oradan kalp der ki ilk hedef sağ sonra sol yanaaağaa marşş!! Gözleeeerr!! Hizayaa gel kıt'a dur! Parlaaaa!!
İşte bu mutluluk hissi eritir beni hep. Kara topraklar, susuzluk, çatlaklar, kavuran sıcaklar, sessiz haykırışlar hep sen gittiğin için. Anesteziden çıkamayan hasta gibi hep başım dönüyor, hep sesler uğultulu, hep gözlerim bulanık, hep burnumda kan kokuları, kanım donmuş, ellerim buz gibi, koşuyorum bilmediğim bir hastahanenin, bilmediğim bir koridorunda. Bileklerimde barkodlar, senin kaçıncı hastanım ben?
Öyle büyük ki büyükler, koccamanlar. Aklımda binlerce kelime. Bitmemiş cümleler, hep sensin yazılarda, okunuşlarda, bakışlarda, doğum sancısı çekiyor tüm duygular. Günde bir kaç sefer aynaya bakıyorum, yakınlaşıyorum, yakınlaşıyorum ta ki göz bebeklerimin içindeki dağları, tepeleri görene kadar, kahverengi tonlar, yeşil de var biliyor musun? Sen görebilmiş miydin renklerimi? Bana ne kadar yakın baktın uzakken? Şu anda uçan balonlar kadar uzaksın bana, kilometrelerce, bulutlarla oynaşıyorsun, rüzgar savuruyor seni, bazen bana bakıyorsun, bende sana, içimiz gidiyor gene. Farkında mısın tekrar döneceksin bana, tekrar avuçlarımın içinde olacaksın, tekrar senin kalbinin en güzel köşesinde olacağım sevgili.

Seninle bir yerdeyiz rüyamda bir dolu yabancı var etrafta, yemyeşil bir yılan var bir adamın elinde, pırıl pırıl parlıyor.Upuzun dili yüzümde tıslıyor. Adam bana bakıyor elini tutuyorum senin, diyor ki SEN! Kurtaracaksın!, yeşil yılanı alıyor, kuyruğunu kesiyor avuç kadar bir parça sonra düzleştiriyor, etin ortasından bir delik açıyor bana uzatıyor. Sana bakıyorum ben, sen donmuş bana bakıyorsun, adam diyor ki al bunu denizde boğulacaksın -sen elinden tuttuğunu kurtaracaksın diyor. Sen varsın diye korkmuyorum alıyorum elime o yeşil eti, bak diyorum sana, biz kurtulacakmışız. Sen bana dönüp hayır sen beni kurtaracakmışsın diyorsun. Bende sana,sen kendini kurtarırsan beni de kurtarırsın diyorum. Sen sadece bana baktın cevap vermedin, tepkisiz kaldın. Evet miydi, koca bir hayır mıydı, bu tepkide bir hayır, şer var mıydı bilemeden uyandım tavana baka baka.
Aldatılmak nedir bilirsin, aldatmak da nedir bilirsin, beni kelimelerinle aldattın sen..Biliyorum, farkındayım dönüp dolaşıp aynı yerdeyim, ne uzuyor cümlelerim, ne kısalıyor, tıkandım kaldım neden biliyor musun kapı yok ışığı görebileceğim. Sanki Alice Harikalar Diyarı, anahtar var kapı küçük, masa var, sandalye küçük hiç bir şey birbirine tam değil yoksa denk değil miyiz?
Bir ağaç olsaydım, çiçekler, meyveler, taze yapraklar verseydim, baharda yapraklarım dökülüp, kışın sıcak toprakta köklerim ısınırken dallarım rüzgarların, karların, fırtınaların kırılmayan şövalyesi olsaydı, sende benim içimdeki, benimle beslenen, beni yiyip bitiren ama sohbetine doyamadığım, içimi kemiren kurtçuk olsaydın. Mutlu mesut ama imkansızlığa doğru yaşasaydık ama ayrılmasaydık.
Ne bir balonsun, gök yüzünde uçup avuçlarıma düşecek, ne boğulduğunda kurtaracağım, elini tuttuğum sevgili, ne dengiz seninle ama tek hikaye var gerçek olan..Ben bir ağacım yerinden hiç kıpırdamayan, sen bir kurtçuksun içimi yiyip bitiren, beni kemiren, öldüren ama o kadar hoş sohbetsin ki vazgeçemiyorum senden.
Yedi yaşımdayken babam beni jimnastiğe göndermişti. Çivit mavisi mayolarımız vardı. Diğer kızlar benden çok büyüklerdi ve ben genellikle kenarda beklerdim, top toplardım, yastıkların üstünde zıplardım. O kum kokulu spor salonunun kokusu hala burnumda. Bazen esneme hareketleri yapardık, taklalar atardık, parandeler atardık, bazende ellerimizde çubuklu kurdelelerle havada şekiller çizerdik. O kadar güzeldi ki o kırmızı kurdelenin havadaki yumuşak dansı, tüm şekilleri izlerdim saniye saniye. Bazen minik minik baloncuklar yapardım bazende zigzaglar bazen ismimi yazmaya çalışırdım. Baş harfimi çok güzel yapardım ama. Neden sonra eğitmenimiz hamile kaldı ve Ankara'ya taşındı ve o son gündü benim için...mayom kenara atıldı, kurdelemle evde oynayacak alan çok dar olduğu için o da kenara atıldı sonra çöp oldu. Hala o mavi mayom benimle, artık küçücük ama yepyeni ilk günkü gibi içinde hayalleriyle eğlenen küçük kızın umutları gizli.
Kaybettiğim çok eşya oldu benim. Nerede olduğunu bilemediğim, hoop arka cebimden çıkan bir miktar ama güzel bir miktar para, hoop kaybettiğim uğur küpelerim, hoop aylar önce kaybolan turkuaz renkli tshirtüm, hoop geçen sene kaybettiğim o kenarı dore topuklu ayakkabılarım. Aslında çok topluyumdur ben. Mesela evden çıkarken asla dağınık çıkamam çünkü illa ki bir misafirim gelir, gelmezse bile dağınık bir salona girmeyi sevmem hele ki kalmış bulaşıklı bir mutfak, toplanmamış bir yatak zaten benim için başlı başına bir uğursuzluktur ben öyle inanırım. O yatağımı toplamadığım zaman sanki bütün gün işlerim ters gidecek, darmadağınık olacakmış gibi gelir. Akşam olunca eğer yalnız yaşıyorsam o tütsü yakılacak, güzel müzikler çalacak ve asla televizyon açılmayacak. Yazsa eğer balkonda oturulacak, bir Türk kahvesi keyfiyle, etraf izlenilecek, yıldızlara bakılacak, o yıllardan beri hiç şekli değişmeyen yıldızlar bulunacak, dakikalarca boş boş onlara bakılacak. İşte buyum ben. Ben aslında yalnızlığı o kadar severim ki, dinginliği, huzuru. Huzur bulmak kendini dışarılara atmak değildir, benim için o balkondaki muhabbet dünyanın en büyük huzurudur. Hele ki yazsa mis gibi yaz kokar etraf, çim kokar, sıcak kokar, yaprak kokar, meltem kokar.

Neden unutamıyorum, aslında bu akıl neleri unuttu, ne kötü günler geçirdi, üzüntüden sağ kolum ve bacağım felç oluyordu, kalbim sıkışıyordu, yüzüm uyuşuyordu, o kadar üzüldü ki bu beden ben ölmek istemiyorum diye ağladı saatlerce bakıp kaldığı tavandaki kancaya, kim ne derse desin diye haykırarak bağırdım ben mutluyum siz isteğiniz gibi değil dünya, ben mutluyum diye bağırdım her şeye rağmen. Saatlerce o koltukta kıvrılmış solucan gibi ağladım, neden istenmiyorum diye, neden yalnızım diye, neden bunlar yaşanıyor diye. Sonra dedim ki kendime çünkü sen bunları yaşamalısın, bu da senin çizdiğin yol olmasa da, o kurdeleni salladığında olduğu gibi mutluluk dolu değil yaşam, eşyalarını kaybettiğin gibi kaybedebilirsin düşlediğin yaşamı, uçar gider dilek fenerleri gibi, gerçekleşmesi imkansız olduğu için fenere yüklediğin anlamlar gibi, sorumluluğu ona atman gibi. Hala yaşıyorum ve hala belki istenmiyorum ama ben beni istiyorum ve bu hayat ne kadar yıldırsa da beni, benim içimde hep baharlar var, göz yaşlarım nisan yağmurları gibi, hep yeşilim ben, çevrem sonbahar olsa da o kışı yaşamamak için hep direneceğim ben. Bir gün o kış geldiğinde, onu huzurla karşılayacağım, hoş geldin diye.
Oturdum deniz kıyısına, uzattım ayaklarımı dalgalara karşı, köpük köpük, yosunlar var yeşil yeşil, pırıl pırıl parlayan zümrüt taşlar. Ufuk sonsuz, deniz sonsuz, rüzgarlar tuzlu bedenimi ısıtıyor. Etrafta kimse yok, sen benden başka..Peki sen nerdesin?
İstanbul öyle büyük ki ama o kadar küçük ki benim için..hatırlıyor musun sana soru sorarken önümdeki arabaya çarptım. O da önündekine çarptı zincirleme kaza oldu bi anda. Zincirleme, bir bağlam, zorla bile olsa bir bağ. Sonra o önümdeki arabanın sahibi olan sesi titrek çocuğun ifadesini aldıktan sonra, erkek çocuğu gibi zabıtımı tuttum ve onlarla daha fazla vakit harcayamayacağımı söyleyerek maille diğer bilgilerimi atacağımı söyleyip yoluma bakmıştım, kamyon şöforü edasıyla, hatırlıyor musun? Bazen gerçekten kendimden bile korkuyorum ben çünkü içimde herşeyi halletmeyi öğrenmiş bir ben var, kırılgan yanımın yanı sıra. Öyle ki tespih çeker o yürek, küfür de eder, hırçındır da, hakkını yedirtmez de, kendini ezdirmez de, bir o kadar tatlı dilli olup her işini kolaylıkla yapabilir de yani racon denilen kelimeyi de bilir. İşte İstanbul yaptı bana bunu.

Sen ne öğrendin bu hayatta? En sevdiğim ne oldu biliyor musun. Seninle arabada giderken dedim ya sana ben koca İstanbul'a sığmadım, upuzun yollara sığamadım, şu küçücük memlekette, kalbine sığı verdim ve çok mutluyum dedim. Sen bana arkadaşım dedin, sus dedin, onu dedin, bunu dedin...
Portakal suyu makineleri vardı eskiden ki hala var bazı kafelerde, böyle portakalı ikiye bölüp yarısını aparatın içine yerleştirirsin sonra böyle elle çevrilen mengeneyi döndürdükçe diğer aparat portakalın üstüne biner ve tüm suyunu çıkartır. Hiç acımadan, tek amacı suyunu çıkartmaktır. Ben nereye baksam, ne hatırlasam sanki heryere o portakal sıkacağından koymuşlar gibi biri kalbimin suyunu çıkartıyor acımadan. Dayanılmayacak bir durum değil ama saçmalıyor bu beden, bu akıl...
Dünya diyemez oldum, aklım gider, bayılırım; bunlar nedir, kime ne ifade eder? Tuzlu fındık boğzımda takılıyor, her sabah kırmızı ışığa kadar gittiğim yolda, surata benzettiğim o dağda, tarlalarda sen varsın. Çok ilginç ya. Bana biri deney falan mı yaptı? Her dakika senden bahseden bu dudaklar, mühürlendi sanki, her saniye senin varlığın için gülen bu gözler donup kaldı, aldığım her soluğu yarım alayım seninle daha uzun yaşayım derken, şimdi bitip tükensin diye uğraşıyorum.
Apartman girişini boyayacaktım hani, nasıl kandırıldım, nasıl inandırıldım yalnız o değil benimde inanasım mı varmış ne? O kadar dedim kendime yapma, olmaz diye ama bütün işaretler sen gibiydi..Sanırım Allah beni kandırdı.
Beni bırakır mısın artık. Bende seni bırakmak istiyorum. Çuval çuval incirler geliyor, sen aklıma her geldiğinde.
Bak aklıma yine ne geldi elini bile tutturmazdın sen bana, ayıp olur diye bende niye böyle davranıyor derdim, varmış her şeyin bir sebebi değil mi arkadaşım.
Birlerce ışık içinde dururken, ben o sessizliğin içinde, kilometrelerce hızla uçup giden o fırtına etrafımda, içinde ben tekim, yalnızım, kim olabilirdi ki yanımda, hiç kimse ama bedenim o ağırlığı için bu dünyada durma sebebim, kendi bedenim ve ben. O olmasaydı belki hayat nedir bilemezdim, kavanozun içindeki ruhum ben özgürleşmeye eğilimli.
Biri tutar elinden sen binbir dua okursun ardından, o olsun diye, iki ayrı bedende tek ruh yaşayın diye. Tabaklar, çanaklar kırasın, yere daha hızlı ayaklarını basarsın, o yalnızken etrafında uçuşan fırtına, sana dokunmayan rüzgarlar burun deliklerinden girer ve içinde kopar, iç organlarını parçalarcasına döner durur, kıvrılır çünkü hiç bir sevgi sonsuz değildir, çok sevdiğin senden alınmak zorundadır, solmak zorundadır, ölmek zorundadır, kabulleneceksindir, doğası budur. Gitme dersin ve garezine gider.
Piyanolara basar müzisyenler, kemanın tellerine bastıra bastıra çalarlar o at kılı arşeyi, hırsla, şehvetle, acıyla içinden çıkan melodiler uçar gider fırtınada, baslar çalınır en yükseğinden, en yoğunundan, en derininden, sevgilinin teriyle karıştığın andaki o yoğunluk gibi, dünya durur gibi. Gidecektir ne yazık ki.